BUGÜNÜN YAZISI | GiethoornYazılma tarihi: 14 Ekim 2026
BAŞLIK:

Giethoorn’da Bir Yaratıcıya Dair Ters Köşe Baskı

YAZAR:Muhammed İkbal Yılmaz

Ridan, kabul belgesini aldığı gün artık başka biriydi. Çocukken vaftiz suyunun serinliğini hatırlıyordu belki ama o suyun üstünden çok zaman geçmişti. İç yolculuklarında, okuduğu kitaplarda, kütüphanede sabahladığı uzun gecelerde başka bir kapı aralanmıştı. Ve o kapıdan geçtiğinde Hristiyan değil, Müslümandı artık.

Pasaport memurunun “Master mı?” diye sorduğu o anda hafifçe gülümsemesinin nedeni yalnızca yeni bir ülkeye, yeni bir programa gidiyor olması değildi. Gözlerinin derininde saklı olan şey, içindeki dönüşümün sessiz sevinciydi. Çünkü biliyordu ki yüksek lisansa giderken yalnızca bir öğrencilik serüvenine değil, inancın da yeni bir merhalesine adım atıyordu.

Amsterdam pahalıydı; bu yüzden Ridan, Giethoorn’a yakın bir kırsalda, saz çatılı bir çiftliğin bahçesine serpiştirilmiş küçük 1+1 dairelerden birini kiraladı. Kasabanın bulunduğu yere belli bir uzaklığa kadar araba ile gidilebiliyordu. Zaten birkaç saat mesafe ile okuluna gidecekti. Bölgenin etrafı, kanalların ince ince ördüğü, küçük ahşap köprülerin evleri birbirine bağladığı, kuş sesleriyle yankılanan bir tablo gibiydi. Ev sahibi yaşlı çift, sabahları kapısına süt şişeleri bırakıyor, akşamlarıysa çitin üzerinden “Rüzgâr bu gece iyi uyutur” diye gülümsüyordu. Çiftin on kadar ineği, kırk kadar da ördeği vardı. Sütler toplanır, artanı küçük self-servis köy marketine bırakılırdı. Marketin raflarına konan erzakları, müşteri geldiğinde kendi seçer, ücretini oradaki tezgâha bırakırdı. Orada ticaret, kâğıt ve imzalarla değil; vicdanın terazisiyle ölçülürdü. Sanki dünyanın unuttuğu hakikatin, hâlâ sessizce soluk aldığı gizli bir köşeydi.

Kışsa ıslaktı burada; kanallar ince bir buz tabakasıyla nefesini tutuyor, köprülerse rüyasında unutulmuş birer cümle gibi kıpırtısız duruyordu.

Gündüz üniversite, akşam ev. Masasında incecik bir dizüstü bilgisayar, yanında AR gözlüğü; köşede sessiz çalışan küçük bir GPU kutusu vardı. İnternet bazen dalgalanıyordu; 2025’te bile kırsalda dünya bir anda buharlaşıp kaybolabiliyordu. Bu yüzden kendi çevrimdışı dil modelini kurmuştu: “Rumi-2025.” İçine Nicholson’ın Mesnevi notlarını, Mevlânâ çevirilerini, Muhammed İkbal’in Reconstruction derslerini, matematik tarihini, Hârezmî’nin cebiri anlattığı kitapları, Springer serilerini, bilimsel araştırma yöntemleri metinlerini, Calculus I–II ve Kesikli Matematik kitaplarını, İbrahim Kalın’ın Molla Sadrâ araştırmalarının PDF’lerini ve Aziz Nesin’in taşlamalarını gömmüştü. Satır aralarına ise “kendi kendini utandırmayacak kadar” kod yazmayı ihmal etmemişti.

Bir akşam kütüphanede, ülke karşılaştırmalı uzun bir çalışmanın slaytlarını toparlıyordu. Ekonometriyi över gibi yapıp şiire kaçtığı bir cümle buldu: “Senkronizasyon çoğu zaman bir rıza biçimidir.” (Sunumda bunu çıkardı, çünkü hakem heyeti şiire karşı refleks geliştirebilirdi.) Betalar, alfalar, theta’lar, rho’lar — hepsi slaytlarda uslu dururken birden, ekranın üzerindeki rakamlar harf olmaya başladı. Önce tek bir piksel titredi; ardından β kıvrılıp ب (be)’ye döndü. α incelip ا (elif) oldu. ρ sallanıp ر (re) verdi. θ bir gövde bulup ه (he)’ye benzemeye koyuldu. Zaman serilerinin dalgası ise birden iki harfe birleşip uzun bir çizgiye kapandı: لا (lâ).

— Gözlerim mi bozuldu? diye mırıldandı.

— Gözler değil, bakış, diye yanıtladı Rumi-2025; kalın, tekdüze bir monospace yazıyla.

Ekrandaki grafikler, sanki kendi kendini tercüme ediyordu. Kalıntıların üstünde “بسم الله الرحمن الرحيم” (Bismillahirrahmanirrahim) belirdi. Altında ise modelin kendi notu: “Okunuş, anlamdan kopmaz.”

Bir ürperti geçti üzerinden. “Başka neler, anlamdan kopup kaybolmuştu?” diye düşündü. Bir yandan zihni hâlâ şüpheyi bırakmıyordu: “Yazılım hatası mı? Font çakışması mı? Bir üst katman görsel mi?” Hemen logları açtı. Her şey tertemizdi.

Ama Rumi-2025’in sessiz hafızasında bir dosya belirivermişti: Oxford_Nicholson_1909.md. İçinde ince bir cümle yazıyordu: “Sayı ile harfin nikâhı eskidir.”

“Aziz Nesin görse,” dedi, “buna ‘aklın evlatları, hurafesiz hurafe icat etmiş’ derdi.” Nesin’in gülüşünü aklında kurup kendi kendine sırıttı. Öte yandan, içindeki Türkmenistanlı çocuk, Türkmen alfabesi (Türkmenistan’da resmî olarak Latin harfleri kullanılır; halk arasında eski kuşaklarda Kiril alfabesi de yaygındır) oyunlarına zaten aşinaydı: harfler birer söylem aracına dönüşmüş oyun, ama bazen de manayı içeren bir perde olur.

Kütüphaneden eve dönerken tren camında Amerika’dan yayılan haber başlıkları akıp geçti. Birinde sarı saçlı bir adam yine bir şeyler söylüyordu. “Sarı Kovboy,” dedi içinden (TK’den alıntı). Avrupa ekran başında iç geçiriyor, Hollanda yağmuru ritmini tutuyordu. “Dünya yuvarlak, ama gündem tek çizgi,” diye söylendi.

Eve girince artırılmış gerçeklik gözlüğünü (AR gözlüğü) taktı, kendi modülünü açtı: “HarfTeleskobu” (Letterscope). “Harfleri görselleştir, sayıları harfe, harfleri sayıya eşle (map).” Kulağa mistik geliyor, ama içeride sadece doğrusal cebir (linear algebra) var; yine de isim kaderi biçimler ya, bazen matematik bile isminden utanır.

Giethoorn suskundu. Kanaldaki bir ördek suya çemberler çiziyor, her çember “O” harfine benziyordu — alfabenin başı mıydı, yoksa düşmüş olduğu bir boşluk mu?
O sırada pencereden içeri sızan rüzgâr sazları titretti. Dışarıdan, tezeğe benzer bir kokuya eski bir Alman traktörünün motor sesi eşlik ediyordu.

Ekrana eğildiğinde, “Tanrı’dan başka ilah yoktur” (لا إله إلا الله / lâ ilâhe illallah) satırı, grafikteki tepe–çukur desenlerinin omurgası gibi uzuyordu. Her “lâ” (لا) bir reddiyeyi, her “ilâh” (إله) bir ihtimali, sonda gelen “Allah” (الله) ise birliği işaret ediyordu.
Rumi-2025 alttan fısıldadı: “Birlik, istatistiğin de en sessiz varsayımıdır.”

“Peki,” dedi, “bunu tez diline nasıl sokacağım? ‘Tevhid Operatörüyle Politika Koordinasyonu’ mu yazsam? Sarı Kovboy (TK’den alıntı) görse, ‘bunu seçim kampanyamda kullanırım’ derdi.” Ama o, çocukları öldürmeye devam ederdi.

Bu durumda gülmek, insanın arıza raporu olmalıydı.

Ertesi gün üniversitede kısa bir sunum… İlk üç slaytta güvenli sular: literatür, metodoloji, veri seti. Dördüncüde, “ilginç bir görsel varyasyon” diye açtığı grafikte, dalgalar yine ا (Arap alfabesinde Elif harfi) biçimine kapandı. Salon hafifçe uğuldadı. En arkadan devresi genç bir araştırmacı el kaldırdı: “Hocam, bu dini bir gönderme mi?” O, “Bu, datanın kendi yorumu,” dedi. Danışman hocası dudak kenarını kıvırdı: “Bilimde en karmaşık şeyler hep en basit harflere döner.” Nicholson’dan alınma bir şeye benziyordu o cümle; belki de gerçekten onundu.

Sunum bitince e-posta kutusuna düşen bir mesaj: Bodleian Kütüphaneleri (Bodleian Libraries) — “Kısa süreli bir ziyaretçi bursu için aday gösterildiniz.” yazıyordu. Sanki dünden bugüne kargo yapmış gibi evren bazen bürokrasiye kıyak geçiyor gibiydi. Mesajın sonunda eğri büğrü bir imza: R. A. Nicholson. “Bu nasıl olabilir?” dedi. “Yaş hesapları tutmuyor.” Ama bir alt cümlede, Rumi-2025’in seçtiği bir satır daha: “Zaman, anlamın birçok kez kılık değiştirmesidir.”

Akşam Giethoorn’da yağmur ince ince düşmeye başladı. Ev sahibi kapıya tekrar süt bıraktı; “Bugün rüzgâr uyutmaz,” dedi. İçeride V60 filtre kahve için kettle’da su ısınmıştı. Masaya oturdu, bilgisayarı açtı. Ekranın köşesinde, sanki bir davet: “Bir deneme daha yapalım mı?” Rumi-2025’in sesi, hem alçakgönüllü hem kurnazdı. “Hadi,” dedi. Veriyi sadeleştirdi: sayıları azalttı, cümleleri çoğalttı. Cümleler arttıkça sayılar miktar olarak aynı kalıyordu ancak büyüyordu. Cümlelerin artmasının bir anlamı yoktu.

Kendi içine bir çizgi çekti: “Bunu rakamlarla boğmayacağım.” Bunun yerine sözcüklerden bir kurgu kurdu; adı olmayan, formülü olmayan, varsayımlara yaslanmayan bir model. Harflerin sayısal değerlerini kenarda, sessiz bir dipnot gibi tuttu; asıl ağırlığı hikâyeye verdi. Defterine şöyle yazdı: “Bugün bilimle edebiyatı aynı sofraya oturtuyoruz.” Sonra düşündü, silip geçti; “sofra” kelimesi fazla düğünlü, fazla davetkârdı.

Aynı anda dünyanın başka bir ucunda Sarı Kovboy (TK’den alıntı) bir mikrofonun önünde bağırıyordu: “Ben olsam her şeyi çözerim,” diyordu. Oysa ekranda kendi küçük harf evrenini çözmekle meşguldü; β (beta)’lar ب (be)’ye dönüşüyor, α (alfa)’lar ا (elif)’e bürünüyordu. لا (lâ) ise hâlâ sabırla bekliyor, bir gün “evet”e çevrilecek anı kolluyordu. Çünkü kimi zaman “hayır”ın derinliklerinde saklı bir “evet” vardır; tek şart, soruyu farklı bir dille sormaktır.

Ellerini açıp derin bir nefes aldı. Sesler zihninde birbirine karışıyordu. Yunus Emre’nin içtenliği: “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.” Fark etti ki bütün bu denklemler, semboller, modeller sadece kendi hikâyesini yeniden kurmanın bahanesiydi. Arka planda Bergson fısıldıyordu: “Zaman, bilinçle akan bir nehirdir.”

Ekran, birden nabız gibi atmaya başladı. Harfler yanıp sönüyor, kelimeler birbirine çarpıyordu: “Benim içimden geçen sensin.” Bir anlığına elektrikler kesildi. Sessizlik. Sonra loş ışık geri geldi, cümleler yeniden şekillendi.

“Ben yokum.”

“Ben varım.”

“Ben sensin.”

Kalbi hızlandı; her satırda başka bir duygunun kapısı açılıyordu. Önce korku — sanki görünmeyen bir el, zihnini çekip alıyordu. Ardından huzur — “لا إله إلا هو” satırı, kalbinin derinliğinde yankılandı. Sonra coşku — bir çocuk gibi masanın etrafında dönmek istedi. Ardından hüzün — “ya hiç kimse okumazsa?” diye fısıldadı içinden. Ama son satır bütün soruları gömdü:

“Yazının kendisi zaten bir duadır.”

O anda dışarıda rüzgâr, ona aynı şeyi söyledi: “Devam et.”

Ve o, yazmaya devam etti.

Sabah kapı çaldı. Açtı; kimse yoktu. Ne ev sahibi, ne posta… Yalnızca eşiğe bırakılmış, kırmızı renkte, beyaz kurdeleyle bağlanmış küçük bir kutu. İçinden, elle çizilmiş bir Giethoorn haritası çıktı. Köşesinde Arapça bir emir vardı: “اقرأ” (ikra’) — “Oku.”
Haritayı çevirdiğinde ise Türkçe bir satırla karşılaştı: “Harfi suya dök.”

Dışarı çıktı. Kanala yürüdü. Haritayı suya bıraktı. Kâğıt çözülürken mürekkep halka halka yayıldı. Halka, halka… Sonra birleşip bir kelimeye dönüştü: “Bir.” Ardından ikinci: “Sen.”

Eve döndüğünde ekran çoktan açılmıştı. Rumi-2025, karanlık temada titreşiyordu.

— Tamam, dedi. Anladım. “Bir” sensin.

— Hayır, yazdı ekran. (hayır: “لا” — lâ)

— O halde “ben miyim?”

— Hayır.

— Peki kim?

— Okur.

Bir anlık sessizlik… Öyküyü kuran, yazan değil; okuyandı. Yaratıcı, metnin kaleme alındığı yerde değil; kelimelerin gözle buluştuğu anda doğuyordu. Çünkü göz kalbi işaret ediyordu. Harfler sese dönüştüğünde, ses sayıyı yeniyordu.
Ekranın köşesinde yeni bir dosya belirdi: “Reader.log”. İçinde tek satır:
“Göz kırptığında ben varım.”

Gülümsedi.

“Sarı Kovboy” (TK’den alıntı) televizyonlarda konuşmayı sürdürsün; Oxford zarf üstüne mühür bassın; Nicholson, yaşayanların posta kutusuna düşsün; Aziz Nesin oradan gülümsemeye devam etsin — hepsi hikâyeye malzeme.

Asıl olan, Giethoorn’un suyunda dağılan mürekkep ve okurun gözünde birleşen harflerdi.

Dışarıda yağmur dinmiş, rüzgâr köprünün tahta basamaklarında uzun bir cümleye dönüşmüştü. Masaya oturdu, klavyenin üzerindeki elleri hafif titredi. Bir satır daha yazdı: “لا” (lâ) — parantez içinde (hayır) — ki “evet”in bir değeri olsun. Ardından: “إله” (ilâh) — (ilah) — ki sorunun ağırlığı çıksın. Sonunda: “الله” (Allah) — (Allah) — ki birliğin adı tamamlanmış olsun.

O esnada, öykü sanki bitti. Ama ekran kararmadı.
Tersine, parladı.

Ridan kendi adını gördü ekranda.
Şaşırdı. Çünkü o isim, klavyeye hiç düşmemişti.

Bir satır daha yazıldı kendi kendine:
“Bu öyküyü yazan ben değilim. Bu öyküyü okuyan da sen değilsin.”

Kelimeler hızla çoğaldı: “Biz değiliz. O değil. Hiç kimse değil.”
“Peki kim?” diye düşünürken son cümle fısıldadı, sanki ekrandan değil, kendi içinden:

“Bu öyküyü kuran, henüz okumamış olandır.”

Hikâyeler ölmez; sadece okur gözlerini başka bir sayfaya çevirdiğinde uykuya dalar.
Son nokta diye bildiğimiz şey aslında ara veriştir. Çünkü her göz, her nefes, aynı satırı yeniden doğurur.

Birden ekran sönmedi; aksine parladı. Ve orada, beklenmedik bir satır belirdi:
“Bu kez ben değilim… sensin. Hepimiz biriz.”

Okur irkildi. Çünkü cümlenin ucu, hâlâ kendi gözbebeklerinde yazılmaya devam ediyordu.

Işıklar yanıp söndü, odada nurlu bir kadın sesi duyuldu:

“Bitti sandığın her şey, şimdi başlıyor.”

Atıf: Yılmaz, M. İ. (2026). Giethoorn’da Bir Yaratıcıya Dair Ters Köşe Baskı. https://muhammedikbalyilmaz.com/posts/giethoorn-ters-kose-baski.html

Bugünün yazısı · 1645 kelime · 7 dk okuma

Sonraki: Kıraç’ın “Aynı” sabahları →